Makro Ekonomik Göstergeler

<< Geri Dön

21
Kasım
2013
16:31:28

Günümüzde, ulusal ekonomileri ve dünya ekonomisini analiz edebilmek için kullanmakta
olduğumuz makro ekonomik göstergeleri, “ekonomik büyüme”yi ölçmeye yönelik
göstergeler, ülkelerin dış ekonomik ilişkileri ile ilgili dinamikleri görmemizi sağlayan
“Ödemeler Dengesi ve Dış Ticaret Göstergeleri” ve finans piyasalarındaki gelişmeleri
izlediğimiz “finansal göstergeler” gibi ana kategorilere ayırmak mümkündür. Bunun yanı
sıra, makro ekonomik göstergeleri kategorize etmek açısından kullanılabilecek ikinci bir
ayırım, muhtemel bir makro ekonomik risk veya kriz tehdidini önceden gösterebilen öncü
gösterge olma niteliğindeki makro göstergeler ve açıklanma süresi veya kapsamı açısından
öncü gösterge olma niteliği taşımayan göstergeler olarak ikiye ayırmak da mümkündür.
Dünya ekonomisinde, hızlı karar alma sürecindeki etkinliği açısından en fazla öncü gösterge
niteliği taşıyan makro gösterge üreten ulusal ekonomi ABD ekonomisidir ve bu noktada,
öncü gösterge niteliğindeki göstergeler, halen ABD ekonomisinde üretilen ve özellikle ABD
Merkez Bankaları Sistemi FED’in faiz kararına ciddi ölçülerde yön veren veriler grubunu
temsil etkmektedir. Nitekim, ABD’de Michigan Üniversitesi’nin hesaplanmasında öncülük
ettiği, Tüketici Güven Endeksi ve Bireysel Tüketim Endeksi değerleri veya yeni konut
siparişleri ve yeni fabrika siparişleri benzeri veriler, bu verilere örnek gösterilebilir. Bununla
birlikte, nasıl ki insanoğlu bugünkü teknoloji ile depremlerin ne zaman olacağını
belirleyemiyorsa, ekonomik krizlerin belirtilerini ve ekonomik krizler ile ilgili olasılık
ölçümlerini saptamakta da halen belirli zorluklar yaşanmaktadır. Yani, 2008 yılının Mart ayı
sonu itibariyle, son 6 ayda açıklanan pek çok ABD ekonomisine yönelik veri, ABD
ekonomisinin bir resesyon sürecine (2 çeyrek arka arkaya negatif büyüme) işaret etmesine
rağmen, ekonomistler halen ABD ekonomisinin tam anlamıyla bir resesyon sürecine girdiği
konusunda mutabakat sağlayamamıştır.
 

 

 

Bununla birlikte, makro ekonomik göstergelerin içerik ve kalitesinin arttırılması ile, veriler
açıklanma hızına bağlı olarak, söz konusu göstergelerin olası bir makro ekonomik krize
yönelik olarak uyarı sinyali verme kabiliyeti artmaktadır. Bu noktada temel sorun, yapısal
sorun kapsamına giren ekonomik problemlerin krize ne zaman ve ne şekilde dönüştüğünün
önceden saptananamasında odaklanmaktadır. Bu zorluğun nedenlerinden birisi, farklı
ülkelerin krize giriş süreçlerinin çoğu zaman birbirlerine benzerlik arz etmemesi ise, bir
diğer neden de ülkelerin istatistik kurumları tarafından üretilmekte olan istatistiklerin çeşitli
nedenlere bağlı olarak kalite ve açıklanma sürelerinin ciddi farklılıklar arz etmesidir.

 

 

 

 

 
1970’li, 80’li ve hatta 90’lı yıllarda, gelişmekte olan ekonomilerin çoğunda, ülke
ekonomisinde giderek kronikleşen yapısal sorunlara siyasi otoritenin gösterdiği duyarsızlık,
krizlerin ortaya çıkış ve derinleşme nedeni olarak tanımlanabilir. Ancak, siyasi otoritenin
duyarsızlığına, özel sektörün duyarsızlığının ve küresel sorunların etkilerinin de eklenmesi,
krizlerin derinleşmesinde etken olabilmiştir. Nitekim, 1990'lı yıllarda Türkiye'de yapısal
sorunların izlediği süreç, yani yapısal sorunların bir krize dönüşmesi süreci, yukarıda
saydığımız nedenlerin bir araya gelmesi açısından, bu konuda çarpıcı örneklerden birisini
oluşturmaktadır. Genel olarak ekonomideki yapısal sorunlara gösterilen bu duyarsızlığın
yanısıra, bu sorunların çözümüne yönelik politika ve araç-yöntem tercihlerindeki hatalar da;
daha açık bir ifade ile uygulanan para ve kur politikasındaki yanlış tercihler de krizlerin
çıkışında ve derinleşmesinde etkili olmuştur. Yanlış politika tercihlerinin sonuçları açısından,

1970'li yıllarda Petrol Krizleri'nin yarattığı sorunları gidermede tercih edilen çözümler ve
1997 yılında patlak veren Asya Krizi'nde oluşan süreç en önemli örnekleri oluşturmaktadır.
 

 

 

 


Gelişmiş ekonomilerde şeffaflaşan Merkez Bankacılığı uygulamaları ve gelişmekte olan
ekonomilerde aynı algılamanın 1990’lı yılların sonlarında ve 2000’li yılların başlangıcında
kabul görmesiyle, ekonomi yönetimindeki istikrar ve sorumlu yönetim anlayışı, makro
ekonomik göstergelerin hassasiyetini bir kat daha arttırmış ve makro ekonomik
göstergelerdeki ipuçları, olası dalgalanmalar (türbülans) ve krizler için çoğu zaman öncü
gösterge niteliği taşımaya başlamıştır. Gelişmekte olan ülkelerde, tüm şeffaflaşma
çabalarına rağmen, kayıt dışı ekonominin neden olduğu makro ekonomik deformasyon, ve
makro ekonomik göstergelerin açıklanma periyodundaki gecikmeler, halen söz konusu
verilerin öncü gösterge olma özelliğini zayıflatmaktadır. Bu çerçevede, makro ekonomik
göstergeleri üç ana kategoride bir araya getirmek suretiyle, ekonomik konjontürün analizine
yöneliki öncü göstergeleri oluşturmak mümkün gözükmektedir. Bu üç ana kategoriyi
aşağıda sıragelen başlıklar altında, tek tek ele almak yararlı olacaktır.
 

 

 

 

Ekonomik Büyüme ile İlgili Makro Göstergeler
 

 

 

 

Uluslararası alanda bir ülke ekonomisinin performansını gösteren en temel makro ekonomik
veri, GSMH büyümesi veya diğer bir deyiş ile ekonomik büyüme hızı değerleridir. Her
ülkenin istatistik kurumu tarafından hesaplanan GSMH verilerinde, birbirini takip eden iki
yılın çeyrek dönem GSMH değerleri veya tüm yılı temsil eden yıllık GSMH değerleri
karşılaştırılarak, ekonomik büyüme hızı hesaplanır. Söz konusu ekonomik büyüme hızı
verileri, örnek vermek açısından, ülke ekonomisinin büyüme hızının ivme kaybettiğine;
yani, ilgili ülke ekonomisinin birkaç çeyrek dönem veya birkaç yıl üst üste % 1 ile 3 arası bir
oranda büyüdüğüne, büyümenin yatay bir seyir izlediğine işaret ediyorsa, ülke ekonomisinin
durgunluğa (stagnation) girdiğini ifade etmekteyiz. Halk dilinde bu süreç 'ekonomide
soğuma' olarak da tanımlanmaktadır. Eğer, ulusal ekonomi, bu tür bir yatay düzeyde
büyüme sürecinin de ötesinde, son derece hızlı bir ekonomik yavaşlamaya, hatta
büyümenin % 0’a ulaştığı ve/veya % 0’ın dahi altında negatif bir büyümeye işaret ediyorsa,
bu süreci büyümenin gerilemesine bağlı olarak resesyon (recession)olarak tanımlamaktayız.
Eğer, ekonomi hem büyümede durgunluk, hem de enflasyon ve işsizlik oranında aynı
zaman diliminde bir yükselme gözlemliyor ise, bu süreci de stagflasyon (stagflation) olarak
adlandırmaktayız. Her ülkenin Merkez Bankası açısından, en tehlikeli ve yorucu süreç
anlamına gelen stagflasyon, uygulamaya konulan para ve maliye politikası önlemleriyle eğer
çözümlenemez ise, söz konusu sürecin bir krize, bir depresyona dönüşebildiği de
görülmektedir. Hatta, ekonomiler uzun soluklu bir resesyon sürecinin sonuncunda da krize,
depresyona girebilmektedirler. Bu noktada, ekonomik büyüme hızını ölçmede, tekrarlamak
gerekirse, iki temel gösterge öne çıkmaktadır. Göstergelerden bir tanesi, Gayri Safi Milli
Hasıla (GSMH) (ing. GNP), yani daha öz Türkçe bir ifade ile net olmayan ulusal üretim;
İkinci gösterge ise, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH)(ing. GDP), yani daha öz Türkçe bir
ifade ile net olmayan yurtiçi üretimdir. İki verinin temel farkı, Net Dış Alem Faktör
Gelirleri'dir. Yani bir ülkenin yurtdışında yaşayan vatandaşlarının o ülkeye kazandırdığı
üretim faktör gelirleri ile, yine o ülkede çalışan yabancıların kendi ülkelerine transfer
ettikleri üretim faktör giderleri arasındaki net farktır.

 

 

 

 

 

GSMH, ülkelerin istatistik kurumları tarafından üç temel yöntemle hesaplanmaktadır.
Yöntemlerden ilki Üretim Yoluyla GSMH Hesaplama Yöntemi’dir. Dünyada en sağlıklı
olduğu düşünülen ve en yaygın kullanılan yöntem budur. Keza, eski adıyla DİE, yeni adıyla
TÜİK, 3’er aylık dönemler halinde ve yıllık bazda GSMH değerlerini bu yöntemle hesaplanan
tablo aracılığı ile kamuoyuna açıklamaktadır. Bu yöntemin dışında, diğer iki yöntem sırasıyla
Gelirler Yoluyla GSMH Hesaplama Yöntemi ve Harcamalar Yöntemiyle GSMH
Hesaplama Yöntemi’dir. Söz konusu hesaplama yöntemleri GSYİH için de kullanılabilir.
TÜİK GSYİH kısaltması yerine, dört harften oluşan GSYH kısaltmasını kullanmaktadır. Bu
nedenle, metnin geri kalan bölümlerinde GSYH kısaltması kullanılacaktır.
 

 

 

 


Dünyada en yaygın kullanılan yöntemin Üretim Yoluyla hesaplama yöntemi olmasının
nedeni, diğer iki hesaplama yöntemi olan Gelirler Yoluyla ve Harcamalar Yöntemiyle
hesaplama metotlarının, bünyelerinde kayıt dışı ekonominin etkisini barındırmalarından
kaynaklanmaktadır. Buna göre, Gelirler Yoluyla hesaplama yöntemi, 4 üretim faktörü olan
Doğal Kaynaklar’ın Rant, Ücret, Faiz ve Kar gelirlerinin düzenli olarak muhasebe kayıtlarına
girmesini gerektirmektedir ki, söz konusu gelirlerin bir bölümü Türkiye gibi kayıt dışı
ekonomi sorunu olan ülkelerde yeterince kayıt altına girmemektedir. Harcamalar Yöntemiyle
hesaplamada da, toplam tüketim harcamalarının ve toplam yurtiçi tasarrufların tam kayıt
altında olmaması, yine kayıtdışılığa bağlı olarak sorun yaratmaktadır. Bu nedenle, en sağlıklı
yöntem olarak Üretim Yoluyla hesaplama yöntemi kullanılmaktadır.

 

 

 

 

 

Ekonomik Büyüme Hızının Ölçülmesi: Bir ulusal ekonomide büyüme hızının ölçülmesi,
birbirini takip eden iki yılın GSMH değerleri karşılaştırılarak veya çeyrek dönemler itibariyle,
bir önceki yılın çeyrek dönemi ile bir sonraki yılın aynı çeyrek dönemi karşılaştırılarak hesap
edilir. Ancak, burada kritik olan konu, hangi GSMH veya GSYH değerlerinin
karşılaştırılacağıdır. Eğer, dünya ekonomisinde, ülke ekonomilerinde enflasyon ve
deflasyonun deforme edici etkisi olmasaydı, mal ve hizmetlerin fiyatları hiç değişmeseydi,
fiyatlar genel seviyesi hep aynı kalsaydı; birbirinden faklı GSMH değerleri hesap etmek
gerekmeyecekti. Oysa, günümüzde kimi ekonomiler enflasyonun, kimi ekonomiler ise
deflasyonun deformasyon etkisine maruz kalmaktadırlar. Bu durum, istatistik kurumları
tarafından, hem söz konusu fiyat hareketlerinden kaynaklanan etkiyi içinde barındıran, hem
de söz konusu etkiden arındırılmış iki ayrı GSMH veya GSYH değerinin hesap edilmesini
gerektirmektedir. Bu çerçevede, içinde fiyat hareketlerinden kaynaklanan etkiyi barındıran
veriye “Cari Fiyatlarla GSMH”, fiyat hareketlerinden kaynaklanan etkiden arındırılmış veriye
ise “Sabit Fiyatlarla GSMH” denmektedir. Cari Fiyatlarla GSMH Nominal GSMH, Sabit
Fiyatlarla GSMH ise Reel GSMH anlamına gelmektedir.
 

 

 

 


Nominal GSMH: Ulusal ekonomide üretimi gerçekleştirilen yüzbinlerce mal ve hizmetin
üretim miktarlarının hesaplamının yapıldığı yıla karşılık gelen üretim değerleri ile piyasa
fiyatları çarpılarak bulunan değerdir. Cari piyasa fiyatları kullanılarak hesaplanan GSMH
olduğundan, içinden onlarca yıldır süregelen enflasyonun saptırıcı, yanıltıcı, negatif etkisini
barındırmaktadır. Bu nedenle, 2005 yılında TL’den 6 sıfır atılana kadar, artık katrilyon lira
mertebesine gelmişti ve telafuzu dahi zor oluyordu. Söz konusu cari fiyatlarla hesap edilmiş
ve Nominal GSMH ünvanını taşıyan GSMH değeri kullanılarak hesaplanacak olan büyüme
hızı oranı da Nominal Büyüme Hızı oranı olacaktır ki, bu durum yanıltıcı sonuçlara neden
olur.
 

 

 

 


Bir örnek vermek açısından, 2006 yılı GSMH değerini ele alalım. Ekonomistler, 2006 yılı
GSMH’sını, nominal değer olarak, eski ifadesiyle 562 katrilyon lira, yeni ifadesi ile 562
milyar TL olarak beklendiğini ifade etmişlerdir. 2005 yılının açıklanmış olan nominal GSMH
değeri ise 486,4 milyar TL’dir. O halde, 562/486 milyar TL; 2006 yılında ekonominin % 15,6
büyüdüğüne işaret etmektedir. Oysa, dünyanın en yüksek ekonomik büyüme hızı oranlarını
tutturarak büyümesini sürdüren Çin ekonomisi bile, söz konusu büyüme hızı oranı rekorların
% 10-12 arasında oranlarla kırmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin % 15,6 büyümesi, tüm
rekorları aşan bir büyüme gibi gözükmektedir. Oysa, birbirini takip eden iki yılın nominal
GSMH değerlerini karşılaştırarak büyüme oranını bulmaya çalışmak zaten yanlıştır. Çünkü,
nominal değerler üzerinden yapılan karşılaştırmada, içinde enflasyonun şişirici etkisini
taşıyan Nominal GSMH değerleri, yani, “Cari Fiyatlarla” hesap edilmiş GSMH değerleri
kullanılmaktadır. Bu nedenle, tekrarlamak gerekirse, gerçek büyüme hızı oranının
bulunması için, sabit fiyatlarla hesap edilmiş GSMH değerlerinin kullanılması gerekir. Yani,
enflasyonun şişirici, saptırıcı, yanıltıcı etkisinden arındırılmış Reel GSMH değerleri
karşılaştırılarak, ülkenin gerçek büyüme hızı oranı bulunmalıdır.
 

 

 

 


Reel GSMH: Bir ülkenin Reel GSMH değerlerinin hesaplama yöntemi, bir noktaya kadar
Nominal GSMH değerlerinin hesaplama yöntemine benzemektedir. Yani, ulusal ekonomide
üretimi gerçekleştirilen yüzbinlerce mal ve hizmetin üretim miktarlarının o yıla karşılık gelen
üretim değerleri dikkate alınmaktadır. Ancak, Nominal GSMH’dan Reel GSMH değerini
farklılaştıran detay, söz konusu yüzbinlerce mal veya hizmetin değerinden oluşan Reel

 

 

 

 

GSMH değeri hesaplanırken, üretim rakamlarının, söz konusu mal ve hizmetlerin sabit
fiyatlarıyla çarpılmasıdır. Bu durum, Reel GSMH’nın hesaplanmasında en sağlıklı yöntem
olan ‘Baz Yıl’ yöntemini tarif etmektedir. “Baz Yıl” nasıl seçilmektedir diye sorgularsak, ‘Baz
Yıl’ ülke ekonomisinin makro dengeler açısından hayli sağlıklı olduğu, enflasyon ve büyüme
gibi makro ekonomik göstergelerin değerlerinin hayli dengeli ve kabul edilebilir olduğu
yılların arasından seçilmektedir. Yani, seçilen ‘Baz Yıl’ bir hareket noktası veya kilometre
taşı gibi kullanılmaktadır. TÜİK tarafından 2007 yılının 3. çeyreğine kadar, GSMH serisi ve
Reel GSMH değerlerinin hesaplanmasında, kullanılan baz yıl “1987” yılı olmuştur. 8 Mart
2008 tarihinde ise, TÜİK tarafından Türkiye Ekonomisi için ekonomik büyüme
hızının hesaplanma yönteminin değiştiği açıklanmıştır. Bu doğrultuda, 1998 yılı,
1987 yılı yerine yeni Baz Yıl olmuştur. Bir başka önemli değişiklik ise, Türk
ekonomisininde ekonomik büyüme hızını 1998 Bazlı olarak, 1999-2007 döneminde
Reel GSYH değerleri üzerinden hesaplamak olmuştur. Yani, artık Türkiye’de Reel
Büyüme Hızı Oranı GSMH üzerinden değil, GSYH üzerinden hesaplanacaktır.
Detayları, ilerleyen sayfalarda yeniden aktarılacaktır.
 

 

 

 

 

Baz Yıl Yöntemi’nde, 2006 yılının Reel GSMH’sı hesaplanırken, 2006 yılının mal ve hizmet
üretim değerlerini 1987 yılı fiyatları ile, baz yılın fiyatlarını sabit fiyat olarak alıp hesaplama
gerçekleştirilmektedir. Böylece, 1988-2006 döneminde Türk ekonomisinde yaşanmış olan
enflasyonist etkinin tümü, Nominal GSMH değerini şişiren, büyüten etkinin tümü hesaplanın
dışında kalmakta, enflasyon etkisi arındırılmış olmaktadır. Böylece, sağlıklı bir veri hesap
edilmektedir. Bu çerçevede, sabit fiyatlarla, ya da 1987 fiyatlarıyla hesap edilmiş olan 2005
ve 2006 yılı Reel GSMH değerleri karşılaştırılmak suretiyle, Türkiye’nin gerçek büyüme oranı
bulunmaktadır. Söz konusu büyüme oranı 2006 yılı için önce % 5 olarak öngörülmüş,
ardından ekonomi yönetimi yılın ortasında bu hedefi % 6 olarak revize etmiştir. 31 Mart
2007 tarihinde 2006 yılında Türk ekonomisinin ne oranda bir ekonomik büyüme hızı
yakaladığı TÜİK’in açıklayacağı verilerle anlaşılmış olacaktır.
 

 

 

 

 

Reel büyüme hızı oranı hesap edilirken kullanılabilecek bir diğer yöntem ise, ‘Deflatör
Oranı’ yöntemi olabilir. Bu yönteme göre, Türkiye’nin 2006 yılı Nominal GSMH tahmini
değeri olan 562 milyar TL, kabaca ortalama enflasyon değeri olarak tanımlanabilecek
Deflatör Oranı’na bölünerek, 2006 yılı Nominal GSMH değeri, 2005 yılı fiyatları ile hesap
edilmiş bir değere dönüştürülür. Örneğin, DPT’nin 2006 yılı için açıklamış olduğu deflatör
oranı % 9’dur. Buna göre, söz konusu deflatör oranı kullanılarak 2006 yılının Nominal GSMH
değeri olan 562 milyar TL, 562/1,09 işlemi ile 515,6 milyar TL’ye, yani 2005 yılı cari fiyatları
ile 2006 yılı Nominal GSMH değerine dönüştürülür. Bu durumda, 2005 yılı cari fiyatları ile
hesap edilmiş olan 2006 yılı Nominal GSMH değeri, yine 2005 yılı cari fiyatlarıyla hesap
edilmiş olan 2005 yılı Nominal GSMH değerine bölündüğünde, yani 515,6 milyar TL 486,4
milyar TL’ye bölündüğünde, büyüme hızı oranı % 6 çıkmaktadır. Bu da, ekonomi
yönetiminin 2006 yılının ikinci yarısında revize ettiği 2006 yılı ekonomik büyüme hızı revize
tahmin oranı ile eşittir.
 

 

 

 

 

Reel büyüme oranını hesap etmenin bir yolu da, hayli tartışmalı olmakla birlikte, ‘Ortalama
Dolar Kuru’ yöntemidir. Buna göre, 2006 yılı Nominal GSMH değeri olan 562 milyar TL,
2006 yılının ortalama dolar kuruna bölünür ve çıkan değer varsayalım ki, 389,7 milyar dolar
çıkar. Aynı işlem, 2005 yılının Nominal GSMH’sı olan 486,4 milyar TL ise 2005 yılının
ortalama dolar kuruna bölünerek tekrarlanır ve o işlemden de 362,8 milyar dolarlık bir

değer çıkar. Bu durumda, 389,7/362,8 işlemi % 7,4’lük bir büyüme oranına işaret
etmektedir. Neden diğer yöntemlere göre hesap edilen % 6 reel büyüme hızı oranına göre
yüksek bir değer çıktı? Çünkü, Türk ekonomisinde dolar kurundaki değişim oranı enflasyon
oranının altında kalıyor. Bu nedenle, ortalama dolar kuru yöntemiyle hesaplama her zaman
riskli olacaktır. Bu nedenle, en tavsiye edilebilecek Reel Büyüme Hızı Oranı hesaplama
yöntemleri ‘Baz Yıl’ yöntemi ve ‘Deflatör Oranı’ yöntemleri olarak ifade edilebilir.
 

 

 

 

 

TÜİK, 1 Ocak 2005’den itibaren Türk Lirası’na geçilmesi nedeniyle, daha 2004 yılından
itibaren TL’den altı sıfır atılmasını sağlayacak şekilde, ilgili tablolarda değişiklikleri
gerçekleştirmiştir. Nitekim, 2004 yılının ikinci çeyreğine ait GSMH ve GSYH
performanslarının açıklandığı 10 Eylül 2004 tarihinden, sayfa 69’daki tabloda da örneği
görüldüğü üzere, üretim yöntemine göre GSMH Tablosu, paradan 6 sıfır atılmasına hazırlık
amacıyla, 6 sıfırdan arındırılmış bir şekilde hazırlanmıştır. Ardından, 2005 yılı verilerinin
yayınladığı aşağıdaki tabloda, 6 sıfır yerine tabloya artık TL ifadesi konmuştur.
 

 

 

 

 

Türk ekonomisi veya her hangi bir ülke ekonomisi için, ekonomik büyüme performansının
gidişatını önceden görebilmeyi sağlayabilecek dört temel sektör, tarım, sanayi, inşaat ve
ticaret sektörleridir. Ancak, söz konusu dört temel sektör içerisinde, tüm dünyada, istatistik
kurumları tarafından üretim performansları kamuoyu ile paylaşılan, en düzenli şekilde
istatistikleri açıklanan iki sektör sanayi ve inşaat sektörleridir. Bu nedenle, gerek Türk
ekonomisinde, gerekse de ABD gibi gelişmiş ve kimi gelişmekte olan ekonomilerde,
ekonominin aktörleri, ekonomistler, finans sektörü uzmanları, GSMH ve GSYH değerlerinin
gecikmeli olarak açıklandığının bilinci ile, özellikle sanayi sektörü ve onun alt birimi olarak
imalat sanayi verilerini ve inşaat sektörü boyutunda yeni konut siparişleri, izin verilen inşaat
izinleri, yapı ruhsatı izinlerini ve yapı kullanım izin belgesi sayılarındaki değişimi takip
ederek, sanayi ve inşaat sektörünün performansına bağlı olarak, ekonomik büyüme ile ilgili
tahminde bulunmaya çalışırlar. Bu noktada, Türkiye’nin büyüme performansında, 2005
yılının 3. ve 4. çeyrekleri ile 2006 yılının her üç çeyreğinde de inşaat sektörünün etkisi
olumlu yönde gözlenmiştir. Keza, sanayi sektörünün de etkisi de, sanayi ihracatında önemli
artışa bağlı olarak, 2003, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında izlenmiştir. 2007 yılında ise, tüm
çeyrek dönemlerde negatif büyüme göstermiş olan tarım sektörü, üçüncü ve dördüncü
çeyrekte performans kaybına uğramış olan sanayi üretimi ve yine aynı çeyreklerde
performans kaybına uğramış olan inşaat sektörü, 2007 yılı büyümesinin de % 5 olan
hedefin altında, % 4,5 olarak gerçekleşmesine neden oluşturmuştur.
 

 

 

 

 

GSMH’dan Kullanılabilir Gelir’e:
 

 

 

 

 

Üretim değeri olarak yaratılmış olan GSMH, aynı zamanda bir gelir değeridir, de. Bu
çerçevede, yaratılan GSMH’yı temsil eden mal ve hizmetler, piyasa fiyatları üzerinden
satıldıktan sonra, ortaya çıkan gelir ülkedeki on binlerce irili, ufaklı tüzel kişiliğin kasasına
veya banka hesabına girer. Her tüzel kişilik, söz konusu gelir cinsinden GSMH’dan öncelikle,
mal ve hizmet üretiminde kullanılan Milli Servet’teki yıpranma payı kadar amortisman payı
ayırır. Amortisman payının ayrılmasının temel nedeni, Milli Servet’in sürekli taze tutulması
ve bu sayede GSMH üretiminin aksamamasıdır. Bunun yanı sıra, devletin tüzel kişiliklere
amortisman gideri ayırmalarına izin vermesinin nedeni de, GSMH üretiminin aksamaması ve
böylece gelecekteki vergi gelirlerinin garanti altına alınmasıdır.

 

 

 

 

Tekrar öze döner isek, GSMH'nın yaratılmasının amacı, GSMH'yı temsil eden mal ve
hizmetlerin yaratılması ile, Türk ekonomisindeki on binlerce tüzel kişiliğin kasasına giren
parayı 4 üretim faktörü olan Doğal Kaynaklar, Emek, Sermaye ve Girişim (Teşebbüs) üretim
faktörleri arasında dağıtmaktır. Sermaye Üretim Faktörü, insan eliyle toprağın üstünde ve
altında inşaa edilmiş tüm fiziki değerleri temsil eder ki, bu fiziki değerlerin toplamı bir
toplumun en büyük ekonomik değeri olan Milli Servet'e eşittir. Yani, bir ülkenin bir
yıllık bir zaman dilimi içerisinde yarattığı en büyük değer olan GSMH, ondan kat ve kat daha
büyük bir değer olan Milli Servet kullanılarak yaratılmaktadır. Bir ülkede sermaye mallarının
hangi hızda arttığını gösteren kriterler ise ülkede ilgili dönemde gerçekleştirilen gayrisafi
yatırımlar ve net yatırımlardır. Yine vurgulamak gerekir ki bir ülkenin sermaye mallarına
yatırım yapma kapasitesi ülkenin ilgili dönemde gerçekleştirdiği tasarruflara bağlıdır. Başka
bir ifadeyle, bir ülkenin büyüme kapasitesi yatırım ve tasarruf kararlarının bir türevidir.
Türkiye özelinde yorumlamak gerekirse, ülkemiz tasarruf açığı yaşayan bir konumdadır.
Tasarruf açığı ulusal tasarrufların ilgili dönemdeki gayrisafi yatırımlardan az olması anlamına
gelmektedir. Dolayısıyla Türkiye büyüme gerçekleştirmek veya büyüme performansını
artırmak için dış tasarruflara gereksinim duymaktadır.
 

 

 

 

 

Bu noktada ilave edilmelidir ki, bir ulusal ekonominin verimliliği elindeki Milli Servet'in ne
kadarlık bir yüzdesi ile GSMH yarattığıdır. Türkiye'nin Milli Serveti 2.5 trilyon dolar olarak
varsayılır ise, Türkiye üzerinde oturduğu Milli Servet'ten sadece %10'u kadar bir GSMH
yaratabilmektedir. Yani, Türkiye Milli Serveti'ni verimli kullanamamaktadır.
 

 

 

 

 

Yaratılan GSMH'yı, Türk toplumu olarak, GSMH'nın yaratılmasında oynadığımız rol
ölçüsünde aramızda paylaşıyoruz. Bu paylaştırmayı da, Türkiye'deki onbinlerce irili, ufaklı
tüzel kişilik aracılığı gerçekleştiriyor. GSMH, bir parasal değer olarak şirketlerin kasasına
girdikten sonra, önce GSMH'dan Amortismanlar'ı ayırıyoruz. Çünkü, üretimin aksamaması
için Milli Servet'teki yıpranma payını bir kenara ayırmamız gerekiyor. Bu durumda, Safi Milli
Hasıla'ya (SMH) ulaşmış oluyoruz. Ancak, GSMH ve SMH piyasa fiyatları ile elde edilmiş
değerler olduklarından, içlerinde Dolaylı Vergiler'i taşımaktalar. Bu nedenle, şirketlerin tüzel
kişilikleri Dolaylı Vergiler'i Kamu adına topladıklarından, bu vergileri üretim faktörlerine
dağıtabilme hakkına sahip değiller. Bu nedenle, piyasa fiyatı ile hesap edilmiş SMH'dan
Dolaylı Vergiler'i düşerek, faktör fiyatları ile hesap edilmiş SMH'ya ulaşmamız gerekir. Ki,
faktör fiyatları ile SMH aynı zamanda Milli Gelir'e eşittir. Milli Gelir'i ise şirketlerin tüzel kişiliği

4 üretim faktörü arasında, Rant Geliri+Ücret Geliri+Faiz Geliri+Kar Geliri olarak
paylaştırır. Milli Gelir; ülkenin ulusal sınırları içerisinde çalışan üretim faktörlerine dağıtılan
üretim faktörlerine dağıtılan gelirin toplamıdır. Oysa, Türk vatandaşları arasında, ülkenin
ulusal sınırları dışında, dünyanın başka ekonomilerinde de mal ve hizmet üretiminde görev
alanlar söz konusudur; yurtdışında çalışan işçilerimiz ve mütaahhitlerimiz gibi. Nitekim, bu
vatandaşlarımız yabancı ülkelerde kazandıkları faktör gelirlerini Türkiye'ye gönderirler, ki bu
gelir Türkiye için Dış Alem(den Gelen) Faktör Gelirleri'dir. Elbette, Türkiye'de çalışan
yabancı işgücü ve yabancı şirketler de Türkiye'de kazandıkları faktör gelirlerini kendi
ülkelerine gönderirler. O halde, her ülke aynı zamanda Dış Alem(e Giden) Faktör
Giderleri'ne de katlanır. Bu nedenle, Dış Alem Faktör Gelirleri ile Dış Alem Faktör Giderleri
arasındaki farka Dış Alem Net Faktör Gelirleri, diyoruz. Türkiye'nin 1995-1998 yılları
arasında Dış Alem Net Faktör Gelirleri 2-2,5 milyar dolar seivyesinde oluşmuş; bu sayede,
Türkiye’nin GSMH'sı, GSYH'sından büyük olmuştur. Ancak, 1999'dan 2003 sonuna kadar,
gerek mütaahhitlerimizin yurtdışındaki faaliyetlerinin daralması ve işçilerimizin de ekonomik
ve mali krizler nedeniyle Türkiye'ye gönderdikleri parayı azaltmaları sonucunda, Dış Alem
Net Faktör Geliri 1 ile 2 milyar dolar arasında değişen bir açığa dönüşmüştür. Nitekim, bu
rakam 2002 yılı için 1.7 milyar dolar, 2003 yılı için ise 1.8 milyar dolar açık seviyesindedir.
Bu nedenle, 1999 yılından bu yana GSMH, GSYH değerinden daha küçük hale
gelmiştir. Yani, Dış Alem Net Faktör Gelirleri (+) olduğunda GSMH>GSYH olmakta,
(-) olduğunda ise GSMH<GSYH olmaktadır. Dış Alem Net Faktör Geliri'nin
istatistiksel açıdan saptırıcı etkisi, uluslararası alanda tüm karşılaştırmaların ve
tüm makro oranların neden GSYH kullanılarak hesaplandığını neden GSYH’nın hep
tercih edildiğini göstermektedir.
 

 

 

 

 

Sözün özü, dünya ekonomisinde, ülkelerin ekonomik performanslarının karşılaştırılmasında
temel gösterge GSYH'dır. GSYH, ulusal sınırlar içerisinde yaratılan katma değeri gösterir. Bu
nedenle, tüm uluslar arası istatistiklerde makro ekononomik karşılaştırmalar ve/veya
gösterge niteliğindeki çeşitli makro ekonomik oranlar (Toplam Yurtiçi Tasarruflar/GSYH
veyaKamu Kesimi Borçlanma Gereği/GSYH gibi) GSYH dikkate alınarak hesaplanır.
Türkiye'de bu yönde bir istatistik veri üretimi Türkiye İstatistik Kurumu tarafından son
yıllarda benimsenmiş olmasına rağmen, Türkiye'nin önemli makro ekonomik değerlerini her
yıl yıllık program çalışmasında açıklayan Devlet Planlama Teşkilatı'nda ise halen GSMH
verilerini ön planda tutma bir alışkanlık olarak sürmektedir. Dolayısı ile, GSMH dikkate
alınarak hesap edilmiş olan rasyoların, uluslararası ekonomik istatistikler ile
karşılaştırılmasında çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. İşte, bu sorunu iyi gözlemleyen
TÜİK, kalıcı bir şekilde sorunu çözmek adına, 8 Mart 2008 tarihinde
gerçekleştirdiği açıklama ile, bundan sonra Türkiye’de ekonomik büyüklüğü ölçme
kriteri olarak ve ekonomik büyüme hızı oranını ölçme kriteri olarak GSYH değerine
geçildiğini de teyit etmiştir.

 

 

 

 

 

Fiyat Hareketleri ile ilgili Makro Ekonomik Göstergeler

 

 

 


 
Fiyat hareketleri ile ilgili süreç, enflasyonist veya deflasyonist bir süreci tanımlayabilir. Her
iki süreç te esasen bir başka ekonomik sorunun veya sorun krize dönüşmüş ise, krizin
göstergesi olabilmektedir. Enflasyonist veya deflasyonist sürecin boyutu ve süresi de yine
ekonomik sorunun ve/veya krizin boyutları konusunda ve sorun ve/veya kriz ile nasıl bir
mücadele verileceği konularında ipucu verebilmektedir.

 

 

 


 
Uzun süreli bir deflasyonist süreç durgunluğun bir göstergesi niteliğinde olup, ekonomik
büyümeyi tehdit eder ölçüde daralmaya neden teşkil edebilir. Bu durumda, faizlerin aşağı
çekilmesi vasıtası ile özel kesimin tüketim harcamalarının arttırılması, vergi oranlarının
düşürülmesi suretiyle vergi olarak devlete giden kaynağın özel kesim tarafından tüketim
harcamalarında kullanılması, bizzat kamunun tüketim ve yatırım harcamalarının arttırılması
suretiyle ekonomiye hareketlilik kazandırılması bir dizi önlem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ama, tüm bu önlemler Japonya örneğinde olduğu gibi ekonomik büyümenin yeniden
başlaması noktasında beklenen sonucu vermeyebilir.

 

 

 


 
Uzun süreli enflasyonist süreçler içerisinde kalmış ekonomilerde ise, kriz enflasyon
oranlarındaki ani ve şiddetli yükselmelerle kendini gösterebilir. 1970'li yılların ikinci
yarısından bu yana sadece gelişmekte olan ekonomiler açısından değil, zaman zaman
gelişmiş ekonomiler açısından da enflasyona yol açan yapısal sorunlar evrensel sorun haline
geldi ve fiyatların düzenli ve sürekli olarak yukarı doğru hareket etmesine yol açan nedenler
incelenmeye ve anlaşılmaya çalışıldı. Bu çalışmalar, enflasyona yol açan yapısal sorunların
üç ana noktadan oluştuğunu gösterdi:

 

 

 

 

 

-tüketim kalıplarındaki değişimler ve tüketim temposundan (örn. Vergilerin azalması, para
arzının artması, kamu harcamalarının artması, otonom tüketim harcamalarının artması,
marjinal tüketim eğiliminin artması) kaynaklanan talep enflasyonu;
-üretim maliyetlerinde artışa yol açan olaylardan, örneğin ücret zamları, kur artışı, enerji
fiyatlarındaki yükselmeler benzeri gelişmelerden kaynaklanan maliyet enflasyonu;
-ülkenin sosyo-ekonomik yapısından, yani vergi ödeme alışkanlığından ya da daha doğru bir
deyişle alışkansızlığından, eğitim seviyesinden, nüfus artış oranından kaynaklanabilecek
yapısal enflasyon.

 

 

 


 
Bu üç enflasyon türünün tespiti için gelişmiş ekonomilerde fiyat hareketleri ile ilgili
göstergeler olabildiği ölçüde geliştirilmekte, her enflasyon türü için ayrı fiyat indekslerinin
oluşturulmasına özen gösterilmektedir. Bu alanda gelişmiş ekonomilerde kullanılmakta olan
en yaygın iki fiyat indeksi tüketici fiyatları indeksi (TÜFE) (ing. CPI) ve üretici fiyatları
indeksi (ÜFE) (ing. PPI) olarak karşımıza çıkmaktadır. TÜFE talep enflasyonunun bir
göstergesi iken, ÜFE maliyet ve yapısal enflasyonun bir göstergesi olarak
kullanılabilmektedir. Türkiye’de Türkiye İstatistik Kurumu TÜFE, ÜFE (daha önce Toptan
Eşya Fiyat Endeksi TEFE) ve Özel Kapsamlı TÜFE göstergelerini düzenli olarak
yayınlamaktadır.

 

 

 


 
TÜFE oldukça kapsamlı ve detaylı bir indeks çalışmasıdır. Önemli miktarda tüketim malı,
belirli mal ve hizmet alt gruplarında toplanmış olarak değerlendirilmektedir. Bu
değerlendirme esnasında, aynı malın aynı tüketim merkezinde değişik satış noktalarındaki
fiyatının ortalamasının alınmasına özen gösterilmektedir. Örneğin hem semt pazarında, hem
manavda, hem de süpermarkette satılan fiyatı dikkate alınmaktadır. TÜFE içerisinde dikkate
alınan her mal veya hizmetin toplum tarafından tüketilme oranına bağlı olarak bir ağırlığı
söz konusudur. Dolayısı ile her mal veya hizmetin fiyatındaki değişimler taşıdığı ağırlık ile
çarpılarak indekse yansıtılmaktadır.

 

 

 


 
Böylece, her bir tüketim kaleminin fiyat artışlarına olan etkisi tek tek ve ana harcama
grupları vasıtası ile netleşmektedir. Ana harcama gruplarının böylece altlarındaki kalemler
vasıtası ile yüzdesel artış oranları ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda grupların
değerlerinin toplamı ile birlikte, TÜFE'nin aylık, birikimli ve yıllık artış oranı ortaya
çıkmaktadır.
 

 

 

 

 

ÜFE'de ise sektörel ayırım söz konusudur ve tarım sektörü ile sanayi sektörünün alt
gruplarında hammadde, ara mamül ve esas mamül bazında fiyat hareketlerindeki
değişiklikler ele alınmaktadır. Bu değerlendirmelerin sonucunda, sektörel bazdaki fiyat artış
oranları ortaya çıkmakta ve bu oranların toplanması ile ÜFE'deki aylık, birikimli ve yıllık artış
oranları şekillenmektedir.
 

 

 

 

 

TÜİK, bu iki fiyat indeksinin içeriğinde en son değişikliği 1996 Nisan ayında gerçekleştirmiş
ve her iki indeksin baz yılı 1987'den 1994'e değiştirilmiştir. Bu tür indekslerde alınan baz
yılın sağlıklığı çok önemlidir. Seçilen baz yılın istatistiklerde sapmalara yol açmaması için,
ekonominin makro dengeler açısından en ideal olduğu yılın seçilmesi gerekir. Oysa, 1994
yılı makro göstergelerde ve dengede en fazla deformasyon yaşanmış yıllardan birisidir. Bu
nedenle, TÜİK'nin sağlıklı bir yıl olan 1987 yılı yerine 1994 yılını baz yıl yapması uzun süre
teknik boyutta bir tartışma konusu olmuştur.
 

 

 

 

 

Türkiye'de krizin göstergesi olarak enflasyon verilerinden yararlanabilmek için öncelikle
birkaç önemli noktayı belirlemek yararlı olacak. 1983 ve 1987 yılları hariç tutulur ise,

 

 

 

 

Türkiye'de yıllık enflasyon verileri %50'in 10 puan altı ile 10 puan üstü arasında son 25
yılda belirli bir band içerisinde kalmıştır. Yani, %50 enflasyon seviyesi bir anormallik olarak
benimsenmeyecek derecede yerleşmiş bir çıta olmuştur. Dolayısı ile, %60'ı aşan ve hızla
tırmanan enflasyon oranları 1976'dan 2001'e krizin bir göstergesi olmuş ve ağır kriz
dönemlerinde üç kez 1994 sonu ile 1995 başı, 1997 sonu ile 1998 yılı başı ve 2001 yılı
içerisinde enflasyon oranı %100'ün dahi üstünü görmüştür. 1994 yılı sonu ile 1995 yılı
başındaki değerler Cumhuriyet Tarihi rekorudur.

 

 

 

 

 

Kriz derinleştiğinde ve sorunlar çığ gibi büyüdüğünde ise talep enflasyonunun etkisi o kadar
minimal kalmakta ve maliyet enflasyonu ile yapısal enflasyonun etkisi o kadar artmaktadır
ki, enflasyon türleri arasındaki geleneksel denge bozulmakta ve ÜFE'ndeki artış oranları,
TÜFE'ndeki artış oranlarının üzerine çıkabilmektedir.

 

 

 

 

 

Ödemeler Dengesi ile ilgili Makro Göstergeler

 

 

 

 


 
Son ele alacağımız makro gösterge grubu ödemeler dengesi ile ilgili verilerdir. Uluslararası
Para Fonu (IMF) tarafından belirlenmiş kriterler çerçevesinde, her IMF üyesi ülkenin Merkez
Bankası tarafından düzenlenmekte olan Ödemeler Dengesi Tablosu, bir ülkenin diğer ülkeler
ile gerçekleştirdiği her türlü uluslararası ekonomik işlemi görmemizi sağlayan bir tablodur.
Ödemeler Dengesi Tablosu'nda ülkeler arasındaki uluslararası ekonomik hareketler 3 ana
kategoride toplanmıştır. Birincisi mal hareketleri; ikincisi görünmeyen kalem hareketleri ve
üçüncüsü sermaye hareketleri. Ödemeler Dengesi Tablosu'nda mal hareketleri ve
görünmeyen kalem hareketleri Cari İşlemler Dengesi ana başlığı altında toplanırken,
sermaye hareketleri ayrı bir başlık olarak belirlenmiştir.
 

 

 

 

 

Mal hareketlerinde ihracat ile ithalat arasındaki denge tanımlanmakta ve dış ticaret dengesi
belirlenmektedir. Görünmeyen kalem hareketleri ise net hizmet gelirleri ile net dış alem
faktör gelirlerinin toplamından oluşmaktadır. Yani, ilgili ülkenin hizmet satmaktan dolayı
elde ettiği döviz geliri, ile hizmet satın almaktan dolayı harcadığı döviz gideri arasındaki net
fark ile, yurtdışından elde edilen üretim faktör gelirleri ile yurtdışına çıkan üretim faktör
giderleri arasındaki net farkın toplamı dikkate alınmaktadır.
 

 

 

 

 

Dolayısı ile, Türkiye'nin mal ticaretinden elde ettiği net döviz geliri ile, hizmet ticaretinden
ve üretim faktörleri gelirlerinden elde ettiği net döviz girişinin toplamı Cari İşlemler
Dengesi'ni vermektedir. Dolayısı ile, Cari İşlemler Dengesi esasen bir ülkenin döviz
cinsinden elde ettiği gelirler ile döviz cinsinden yaptığı harcamaların bir dengesi olarak ifade
edilebilir, ki kısaca 'Döviz Dengesi' olarak ta adlandırılabilir. Cari İşlemler Dengesi alt kalemi
içerisinde, dış ticaret dengesi, net hizmet gelirleri ve net dış alem gelirleri alt kalemlerinin
yanısıra Karşılıksız Transferler kalemleri de yer almaktadır.
 

 

 

 

 

Bir ulusal ekonomi kendi iç dinamikleri ile, yani yanlış para ve maliye politikası, kamu
kesimi genel dengesinin yanlış yönetimi, kamu harcamalarının kontrol edilememesi, kamu
gelirlerinin arttırılamaması, parasal büyüklüklerdeki kontrolsuz genişlemeler ve iç
borçlanmada izlenen yanlış politikalar ile krize gireceği gibi, bu hatalar mevcut iken yanlış
kur politikasına bağlı ve/veya bağlı olmadan aynı zamanda döviz gelirleri ile döviz
harcamaları arasında kurması gereken dengede bir dizi hata yaparak ekonomiyi krize
sürükleyebilir veya krizin derinleşmesine sebep olabilir. Dış ticaret açığında hızlı büyüme;
dış ticaret açığını finanse edemeyen bir görünmeyen kalem net geliri krizin habercisi,
tetikçisi ve/veya besleyicisi olabilir.
 

 

 

 

 

Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası ekonomik kuruluşlar tarafından tespit edilen en
önemli krize yol açabilecek döviz açığı oranı, Cari İşlemler Açığı/GSYH oranının %-6'ya
ulaşmasıdır. GSYH'nın %-2'si kadar bir Cari İşlemler Açığı oranı risk olarak algılanmaz iken,

 

 

 

 

Ödemeler Dengesi ile ilgili Makro Göstergeler
 

 

 

 

 

Son ele alacağımız makro gösterge grubu ödemeler dengesi ile ilgili verilerdir. Uluslararası
Para Fonu (IMF) tarafından belirlenmiş kriterler çerçevesinde, her IMF üyesi ülkenin Merkez
Bankası tarafından düzenlenmekte olan Ödemeler Dengesi Tablosu, bir ülkenin diğer ülkeler
ile gerçekleştirdiği her türlü uluslararası ekonomik işlemi görmemizi sağlayan bir tablodur.
Ödemeler Dengesi Tablosu'nda ülkeler arasındaki uluslararası ekonomik hareketler 3 ana
kategoride toplanmıştır. Birincisi mal hareketleri; ikincisi görünmeyen kalem hareketleri ve
üçüncüsü sermaye hareketleri. Ödemeler Dengesi Tablosu'nda mal hareketleri ve
görünmeyen kalem hareketleri Cari İşlemler Dengesi ana başlığı altında toplanırken,
sermaye hareketleri ayrı bir başlık olarak belirlenmiştir.
 

 

 

 

 

Mal hareketlerinde ihracat ile ithalat arasındaki denge tanımlanmakta ve dış ticaret dengesi
belirlenmektedir. Görünmeyen kalem hareketleri ise net hizmet gelirleri ile net dış alem
faktör gelirlerinin toplamından oluşmaktadır. Yani, ilgili ülkenin hizmet satmaktan dolayı
elde ettiği döviz geliri, ile hizmet satın almaktan dolayı harcadığı döviz gideri arasındaki net
fark ile, yurtdışından elde edilen üretim faktör gelirleri ile yurtdışına çıkan üretim faktör
giderleri arasındaki net farkın toplamı dikkate alınmaktadır.
 

 

 

 

 

Dolayısı ile, Türkiye'nin mal ticaretinden elde ettiği net döviz geliri ile, hizmet ticaretinden
ve üretim faktörleri gelirlerinden elde ettiği net döviz girişinin toplamı Cari İşlemler
Dengesi'ni vermektedir. Dolayısı ile, Cari İşlemler Dengesi esasen bir ülkenin döviz
cinsinden elde ettiği gelirler ile döviz cinsinden yaptığı harcamaların bir dengesi olarak ifade
edilebilir, ki kısaca 'Döviz Dengesi' olarak ta adlandırılabilir. Cari İşlemler Dengesi alt kalemi
içerisinde, dış ticaret dengesi, net hizmet gelirleri ve net dış alem gelirleri alt kalemlerinin
yanısıra Karşılıksız Transferler kalemleri de yer almaktadır.
 

 

 

 

 

Bir ulusal ekonomi kendi iç dinamikleri ile, yani yanlış para ve maliye politikası, kamu
kesimi genel dengesinin yanlış yönetimi, kamu harcamalarının kontrol edilememesi, kamu
gelirlerinin arttırılamaması, parasal büyüklüklerdeki kontrolsuz genişlemeler ve iç
borçlanmada izlenen yanlış politikalar ile krize gireceği gibi, bu hatalar mevcut iken yanlış
kur politikasına bağlı ve/veya bağlı olmadan aynı zamanda döviz gelirleri ile döviz
harcamaları arasında kurması gereken dengede bir dizi hata yaparak ekonomiyi krize
sürükleyebilir veya krizin derinleşmesine sebep olabilir. Dış ticaret açığında hızlı büyüme;
dış ticaret açığını finanse edemeyen bir görünmeyen kalem net geliri krizin habercisi,
tetikçisi ve/veya besleyicisi olabilir.
 

 

 

 

 

Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası ekonomik kuruluşlar tarafından tespit edilen en
önemli krize yol açabilecek döviz açığı oranı, Cari İşlemler Açığı/GSYH oranının %-6'ya
ulaşmasıdır. GSYH'nın %-2'si kadar bir Cari İşlemler Açığı oranı risk olarak algılanmaz iken,

 

 

 

 

Nitekim, Türkiye'nin 2000 yılı ve 2001 yılı verileri karşılaştırıldığında bir önceki yılın ilk 9
ayında Türkiye'nin sağladığı 10 milyar dolarlık sermaye girişi kadar bir sermaye çıkışının
2001 yılının aynı döneminde gerçekleştiği gözlemleniyor. Bu veriler, yaşanan krizin
boyutlarının görülmesi açısından önemli. Rezerv hareketleri kaleminde ise pozitif veri o
ölçüde Merkez Bankası'nın döviz rezervi kaybetmek zorunda kaldığını gösteriyor. 2000 yılı
sonunda 28 milyar dolar civarında döviz rezervi olan TCMB'nin 11 milyar dolar rezerv
kaybetmesi de bu noktada krizin boyutlarını anlayabilmek için önemli bir delil niteliğindedir.
2003 yılından itibaren ise Türkiye ciddi bir sermaye girişine konu olmuştur. Sadece, 2005
yılında Türkiye 44 milyar doları aşan bir net sermaye girişine konu olmuştur ki, bu kendi
özünde bir Cumhuriyet tarihi rekorudur.
 

 

 

 

 

Net Hata ve Noksan kalemi ise, Ödemeler Dengesi’nin bir diğer önemli verisidir. Net Hata ve
Noksan, Merkez Bankası’nın uluslararası rezervler ile ilgili verilerine yansımış; ancak,
ödemeler dengesinin cari işlemler ve sermaye hareketleri kalemleri ile açıklanamayan döviz
giriş ve çıkışlarını temsil eder. Zaman zaman, Türk ihracatçısının gelirlerinin Türkiye’ye geç
girmesinden veya Türkiye’nin döviz cinsinden bir harcamasının olması gerekenden farklı bir
tarihte muhasebeleşmesinden kaynaklanan kimi muhasebe tutarsızlıkları da, Net Hata ve
Noksan kalemine yansıyabilmektedir. Genel olarak, Net Hata ve Noksan kalemindeki pozitif
değerler Türkiye’ye girdiği bilinen, ancak hangi kalemler aracılığı ile girdiği bilinmeyen döviz
girişini, Net Hata ve Noksan kalemindeki negatif değerler ise, Türkiye’den çıktığı bilinen,
ancak hangi kalemler aracılığı ile çıktığı bilinmeyen döviz çıkışını gösterir.
 

 

 

 

 

Ödemeler Dengesi ile ilgili son nokta, A. Cari İşlemler Dengesi; B. Sermaye Hareketleri
(yeni tabloda C.Finans Hesabı) ve C. (yeni tablo D.) Net Hata ve Noksan kalemlerinin
toplamının Genel Denge’ye eşit olduğudur. Bu noktada, Genel Denge verisinin pozitif
olması, o ay veya o yıl itibariyle söz konusu ülkenin net döviz girişine konu olduğunu
gösterir. Buna karşılık, Genel Denge verisinin negatif olması ise, o negatif değer kadar söz
konusu ülkenin o ay veya o yıl itibariyle net döviz çıkışına konu olduğunu gösterir.
 

 

 

 

 

Ödemeler Dengesi ve özellikle dış ticaret ile ilgili veriler konusunda üzerinde durulması
gereken son bir önemli nokta, ihracatın ithalatı karşılama oranıdır. Bu oranın belirli bir
seviyenin altına inmesi, patlak verebilecek bir döviz krizinin öncü göstergesi olma özelliğini
öne çıkarmaktadır. Türk ekonomisinde ihracat/ithalat oranının kriz yaratmayan oranı % 65
ve üstüdür. Eğer, bu oran %65'in altına inerse, dış ticaret açığının cari işlemler açığını
büyüten etkisi hız kazanmaktadır. % 60’ın altında döviz kurlarının dalgalanması büyümekte,
% 55’in altında ise ekonominin bir döviz krizi yaşama ihtimali ağırlık kazanmaktadır.

 

 

 

 

 

Dış ticaret konusunda bir başka teorik kavram ise dış ticaret haddidir. Dış ticaret haddi
belirli bir miktar ihracat karşılığında ne kadar ithal ürün satın alınabileceğini gösteren bir
kavram olarak tanımlanabilir. Dış ticaret hadleri, bir ülkenin sattığı ve satın aldığı malların
fiyatlarındaki değişmeler dolayısıyla dış ticaretten kazançlı ya da zararlı çıktığını
göstermektedir. Örnek vermek gerekirse, aynı miktar ihracatla daha fazla ithalat
yapılabilmesi dış ticaret haddinin iyileşmesi veya dış ticaret hadlerinde artış olarak
yorumlanmaktadır. Belli başlı dış ticaret haddi tanımları net değişim, gayri safi değişim,
gelir ve faktör ticaret hadleridir.
 

 

 

 

 

1998 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranının % 65'in altına gerilemesi, 1999'da
Türkiye'nin krizle boğuşmasına neden olmuş, kriz ithalatın yavaşlamasına neden olunca,
1999 yılı sonuna doğru bu oran düzelmiştir. 2000 yılında ise izlenen kur politikası ve
ekonominin hedeflenen seviyenin üzerinde canlanması ihracatın ithalatı karşılama oranını %
50'ya kadar indirmiş, Türkiye ihracatı kadar dış ticaret açığı veren bir ülke olarak kendini
krizin içerisinde bulmuştur. 2001 yılında derinleşen krizin ithalat hacmini radikal bir şekilde
daraltması ve ihracatın da devalüasyon nedeniyle hızlanması sonucunda, oran %77’ye
kadar çıkmıştır. 2005 yılı sonunda oranın yeniden %63’e ve 2006 yılı sonunda ise%62,1’e
gerilemiş olması, olası riskler için daha yakından takip etmemiz gerektiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, %65'in altındaki ihracat/ithalat oranlarında, Türkiye’nin dış ticaret açığının
cari işlemler açığı üzerindeki baskısı artmaktadır. Oran %60 ile 55 arasına gerilediğinde dış
ticaret açığının döviz kurlarını dalgalandırma etkisi artmakta, oran %55’in altına düştüğünde
ise Türk ekonomisi olası bir krize daha duyarlı hale gelmektedir. 2001 krizi ertesinde Türkiye’nin

dış ticareti sürekli bir büyüme trendinde olmuştur. 2008küresel krizine kadar devam eden bu

dönemde ihracat 132 milyar USD, ithalat ise 202 milyar USD seviyesinde kadar yükselmiştir.

Ekonominin yapısal bir sorunu olarak karşımıza çıkan dış ticaret açığı da söz konusu gelişmeler

çerçevesinde sürekli olarak artmış ve yurtdışından kaynak bulmanın nispeten kolay olduğu küreselleşme

döneminde finanse edilebilmiştir.
 

 

 

 

 

Ancak 2008 küresel krizi Türkiye’nin dış ticaret dengeleri üzerinde farklı bir etki yaratarak
dış ticaret açığı ve cari işlemler açığı sorunlarının geçici bir süre için de olsa hafiflemesini
sağlamıştır. Azalan dış talep ve bu nedenl azalan ithalat hacmi, düşmekte olan emtia ve
enerji fiyatlarıyla birleşerek dış ticaret açığını neredeyse yarı yarıya azaltmıştır.
 

 

 

 

 

2010 yılı itibarıyla dünya ekonomisinde ortaya çıkan eğilimler çerçevesinde ihracat ve
ithalatta yükselişler görülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda dış ticaret açığı da hızlı bir
yükseliş eğilimine girmiştir. Küresel finansal ortamda yaşanan iyileşme çerçevesinde söz
konusu açığın finansmanı sağlanabilmektedir. Dünya ekonomisinde mevcut eğilimlerin
sürmesi halinde Türkiye’nin dış ticaret hacminin ve dış ticaret açğının sürmesi
beklenmelidir. Benzer bir biçimde ihracatın ithalatı karşılama oranı da 2011 yılı ortasında
%55 seviyesine kadar düşmüştür.



 

 

 

 

 

 

 

 

Başa Dön

SANKO

Copyright © 2007 Sanko Menkul Değerler A.Ş.

Sanko MenkulSanko Menkul

Sermaye Piyasası Kurulunun Seri:V, No:55 Yatırım Danışmanlığı Faaliyetine ve Bu Faaliyette Bulunacak Kurumlara İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğ’i Uyarınca Yayımlanan Uyarı Notu

www.sankopedia.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. www.sankopedia.com'da yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

 

www.sankopedia.com internet sitesinde yer alan her türlü iç ve dış piyasa tablo ve grafikleri, bu konularda hizmet alınan üçüncü kişi kuruluşlardan temin edilmiş olup, Sanko Menkul Değerler A.Ş. tarafından herhangi bir maddi menfaat temin edilmeksizin genel anlamda bilgi vermek amacıyla hazırlanmıştır. Internet sitemizde yer alan iç ve dış piyasalara ait tablo ve grafiklerin doğrulukları tarafımızca garanti edilmemekte olup, bu bilgiler belli bir getirinin sağlanmasına yönelik olarak verilmemektedir. Bu nedenle bu internet sitesinde yer alan iç ve dış piyasa bilgilerinin yer aldığı tablo ve grafiklerdeki hatalardan, eksikliklerden ya da bu tablolara dayanılarak yapılan işlemlerden doğacak doğrudan veya dolaylı her türlü maddi/manevi zararlar ve masraflardan ve her ne şekilde olursa olsun üçüncü kişilerin uğrayabileceği her türlü zarar ve masraflardan dolayı Sanko Menkul Değerler A.Ş. sorumlu tutulamaz. BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. BIST, verinin sekansı, doğruluğu ve tamlığı konusunda herhangi bir garanti vermeyip veri yayınında oluşabilecek aksaklıklar, verinin ulaşmaması, gecikmesi, eksik ulaşması, yanlış olması, veri yayın sistemindeki performansın düşmesi veya kesinti olması gibi hallerde oluşabilecek zararlardan sorumlu değildir. Veriler Foreks Bilgi Dağıtım Hizmetleri A.Ş. tarafından sağlanmaktadır.